- Çokbilgi.com - https://www.cokbilgi.com -

Türklerin Etnik Kökenleri

türklerin etnik kökenleriTürk tarihini, bu tarihin herhangi bir bölümünü ya da Türk kültürünü incelemek için yola çıkan bir kişi, karşısında birçok soru, birçok tartışma ve de birçok teori bulacaktır. Çünkü binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan Türk kavimi, belki de insanlık tarihinin en dinamik topluluklarından biridir. Türkler hiçbir zaman sınırlan belirli bir toprak parçasının içinde kendilerini kısıtlamamış, çok geniş bir coğrafyaya yayılarak kültürlerini yeni bölgelere taşımışlardır.

Bazı Türk toplulukları çok erken dönemlerde yerleşik hayata geçmiş, ancak çok büyük bir bölümü de yeni topraklara doğru ilerlemeyi hedef edinmiştir. İşte bu nedenle de Orta Asya‘daki, Afrika’daki, Anadolu’daki, Avrupa’daki hatta Amerika’daki farklı kültürlerde, bu bölgelerde konuşulan dillerde ya da ortaya çıkarılan arkeolojik bulgularda Türk iziyle karşılaşmak hiçbir araştırmacıyı şaşırtmamalıdır.

Bu dinamizmin kaçınılmaz bir sonucu olarak, Türklerin ilk dönemlerine ait yazdı kaynaklar neredeyse yok denecek kadar azdır. Eldeki kaynaklar da genelde efsane ve destanlardan oluşan, başta Çin olmak üzere farklı kültürlere ait olan yazılı eserlerdir. Ancak bu kez de daha farklı bir sorun karşımıza çıkar: Tarafsız kaynak bulmanın imkansızlığı…

Gerek tarihi kaynakların, gerekse araştırmayı yapan kişinin milliyeti ne yazık ki tarih araştırmalarında çok büyük bir rol oynamaktadır. Çünkü her millet tarihi kendi bakış açısından görme eğilimindedir. Kendi milletini merkeze koyar, çevresindeki milletleri ise genellikle düşman, barbar, istilacı olarak kabul eder. Kendi kültürünü “üstün“, diğer kültürleri ise kendince “ilkel, göçebe ya da tarihsiz” olarak nitelendirir. Savaşlarda kendi yaptıklarını “kahramanlık“, diğer milletlerin yaptıklarım ise “vahşet” olarak nitelendirir.

Tarihçi Marshall G. S. Hodgson, “Dünya Tarihini Yeniden Düşünmek” isimli eserinde, bu konuda çok güzel bir örnek vermektedir. 16. yüzyüda İtalyan misyoneri Matteo Ricci, Çin’e, Amerika’daki keşifleri gösteren Avrupa yapımı bir dünya haritası götürür. Çinliler Amerika hakkında bir şeyler öğrenmekten memnun kalırlar; fakat haritadaki bir nokta onları gücendirir. Harita Pasifik’i esas alarak dünya yüzeyim ikiye böldüğünden, Çin sağ yarım kürede gözükmektedir. Oysa Çinliler, kendilerine haritanın merkezinde olması gereken “Orta Krallık” gibi düşünüyorlardı. Ricci onları, bunun yerine Atlantik’i bölen, dolayısıyla Çin’in daha merkezi göründüğü bir başka harita çizerek yumuşatır. Haritalar dünyanın bu bölgesinde hâlâ yaygın bir biçimde bu şekilde çizilmektedir.

Kuşkusuz Avrupalılar Avrupa’yı yukarı merkezde gösteren birinci türdeki haritaya bağlıydılar; buna karşılık Kuzey Amerika’da en yaygın haritalar, ABD’yi bir kara parçasını ikiye bölmek pahasına olsa bile, bu “onurlu” noktada göstermektedir. Sadece bir kimsenin kendi ülkesini haritanın merkezine koymaya yönelik dürtüsü değil, aynı zamanda kendi halkını tarihin merkezine yerleştirmeye yönelik dürtüsü de öyle görünüyor ki evrenseldir. Bu açıdan bakarsak, bizim kitabımız da bir Türk’ün Türk etnik tarihine bakışıdır. Merkezde Türk milleti vardır. Haritanın ortasında ise Orta Asya bulunmaktadır.



Özellikle de 20. yüzyılın başından bu yana millet, milliyet, ırk, etnik köken kavramları sosyolojik tartışmaların odak noktasında yer aldır. Günümüzde de bu kavramlara odaklanan, kısır tartışmalara hepimiz öyle ya da böyle kulak misafiri oluyoruz. Belki bizzat bu tartışmaların içinde olmasak bile, milliyetçilik, çok kültürlülük, etnik mozaik, Türkiyelilik, üst kimlik gibi kavramları sık sık duyuyor ve belki de çoğumuz bu tartışmaların nereden çıktığını anlayamıyoruz. Hatta bu tartışmaları ortaya atan kişi ya da çevrelerin gerçek amaçlarını, bu tartışmalarla varılmak istenen yeri tam anlamıyla kavrayamıyor; kendimizi, istemeden farklı kamplaşmaların içinde bulabiliyoruz.

Bunun en önemli nedeni, kendi tarihimiz hakkında bilgilerimizin genelde hamasi ifadelerle, bir şiir mısrasım andıran sözlerle kısıtlı olması. İlkokulda ya da ortaokulda aldığımız, ezbere dayalı tarih eğitimi ne yazık ki bizlerin zihninde çok kısa süre yer etti. Eğitimimizin bitişiyle birlikte bu bilgiler zihnimizden uçup gitti. Türk tarihinden geride kalanlar ise; “Çok şanlı bir tarihimizin olduğu”, “bir Türk’ün dünyaya bedel olduğu”, “İlk Türklerin çok cesur, çok güçlü, savaşçı, törelerine bağlı kahramanlar olduğu”, “Malazgirt’le Anadolu’nun kapılarının bizlere açıldığı”, “Viyana kapılarına kadar dayandığımız” ya da Osmanlı tarihinden birkaç küçük anekdotla kısıtlı. Oysa bir insanın tarihini, kültürünü, dilini, etnik kökenlerini bilmesi, kimliğini de bilmesi demektir.

Türk tarihinin İslam medeniyetinden binlerce yıl öncesine kadar uzandığını; Avrupa’daki etnik yapılanmada Türk devletlerinin yerini; Türk dilinin dünya dillerinin oluşumundaki rolünü; Türk kültürünün Batı toplumunu ne şekilde değiştirdiğini; günümüzde yaklaşık 200 milyondan fazla olan Türk nüfusunun bu kadar geniş bir coğrafyaya nasıl dağıldığını; Türklerin Anadolu topraklarına ne şekilde girdiklerini; Oğuzları, Hunları, Göktürkleri; Türkleri bir arada tutan kültürel ve tarihsel değerjterin neler olduğunu bilmek, kısaca tarihimize ve köklerimde sahip çıkmak ırkçılık değildir. Tarih bilinci, kişinin gerek ülkesinde gerekse dünya genelinde yaşananları anlamasında olmazsa olmazdır.

Sema Gül’ün yazmış olduğu kitabı edinerek, konu hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olabilirsiniz. Konuyu farklı bir bakış açısı ile ele alan yazarın çalışması gerçekten dikkate değer.

ÇokBilgi.Com